18 Eylül 2015 Cuma

Ve ben, yeryüzündeki bütün tanrılara savaş açtım.

   Önce bakışlarındaki değişimi görmüştüm. O parlak gözlerin etrafını karanlık bir hale kaplamıştı, daha önce hiç görmediğim bir karanlık...derin, güçlü ve önüne çıkan her şeyi yutmaya hazır, sahip olduğu bedeni de öyle. O karanlığın içinde ruhuma dokunan bir şeyler gizliydi, içimdeki sahiplenilme duygusunu tatmin eden ama çok daha önemlisi, bir zamanlar yok etmek adına çabaladığım ve sonunda başaramayıp, uzun bir koridorun sonunda, kırmızı bir kutunun içine kapatıp üzerine zincir vurduğum, Büyük Karanlık günlerinden arta kalan o pis, mide bulandırıcı, aç ve beklemeyi sürdüren kötülüğe uzanan bir şeyler. O gözlerin ardında saklı olan her ne ise, benliğimin derinliklerine gömdüğüm o kötülüğün kilidini açmaya çalışıyordu.

   Ardından yüz kaslarındaki değişimi gördüm, izlemeyi delicesine sevdiğim o küçük dudakların aralanmasını ve şevk, arzu ve can yakma isteğinin uyandırdığı ince, çarpık bir gülümseme halini almasını. Gözlerinin çevresindeki kasların gerilişini, alnındaki çizgilerin ortaya çıkışını ve elmacık kemiklerinin olması gerekenden daha sivri ve sert bir hale gelişini.

   İstekle büyümüş gözlerim bir an için bütün bu dönüşümü görmüş ve sanki saatler boyunca içinde çırpındığı bir karabasanın etkisindeymiş gibi korkuyla hareketsiz kalmıştı. Çarpık gülümsemesini sürdüren o dudaklar benimkilerin üzerine kapandığında, artık kendimi teslim etmiş olduğumu anladım, ona aittim, kaçamazdım, çünkü bu hoşuma gidiyordu.

   Şeytanı görmüş...ve ona aşık olmuştum.

   Emin misin diye sorduğunda vereceğim cevabı çok uzun zamandır biliyordum, belki onu gördüğüm ilk andan beri... İnsanları ilk kusurlarında hayatından çıkarmayı huy edinmiş biri olarak, ne olursa olsun ona ait olacağımı ve onu sorgusuzca kabulleneceğimi henüz en başından beri biliyordum. Çünkü hayatımda ilk kez bir bedeni değil, bir kişiliği sevmiştim. Bu kişilik dikenli teller ve keskin bıçaklarla sarılıydı. Ama bunların hiçbiri birer kusur değildi, aksine, o kişiliğin bir parçasıydı.

   Ve ben, o kişiliğin bir başka parçası olmaya hazırdım.

   Bir kez daha dokunabilmek için her şeyden vazgeçmeye hazır olduğum elleri boynuma kapanıp, parmakları boğazımın etrafında gerilmeye başladığında aradığımı bulduğumu biliyordum.

   Bilmediğim şey, bütün bunların bir yalandan ibaret olduğu, ve söylediği bütün o güzel sözlerin ertesi gün, içindeki karanlık geri çekildiğinde inkar edilerek birer ok misali kalbime saplanacağıydı.

   Duyguların birer vücut haline geldiği o anı hatırlıyorum. İlk kez kendimden geçtiğim günden bu yana yıllardır içimde taşıdığı Ardeur, vücudumun içinden uzanmış ve ikimizin bedenini ele geçirmişti. Bu bir savaştı, içte kalmış iki gücün savaşı. Belki de bu bir antlaşmaydı, kaybolmuş iki tehlikeli ruhun birbirini bulması. Yanağıma inen her tokat darbesinde daha fazla acı çekiyordum. Ve Ardeur, acı ile beslenmeyi sürdürüyordu.

   Kendi koyduğu kuralların dışına çıkmaması için bütün hayatımı uğruna savaşarak geçirdiğim o narin kişiliğim içimde can çekişiyor ve çığlıklar atıyordu. Durmamı söylüyordu, bunun güzel bir gece olması gerektiğin, bu şekilde devam edersem sahip olmayı arzuladığım her şeyi, O'nu kaybedeceğimi ve bir daha elde edemeyeceğimi haykırıyordu.

   Haklıydı. Elbette...Onu dinlemeliydim.

   Oysa duraksamadım bile. Pandora'nın kutusunu açtım, tadına baktım ve tohumlarını içime serptim.

   Bitmişti. Ardeur tatmin olmuştu. Ve gözlerinde gördüğüm o karanlık geldiği hızla geri kaçmıştı.

   Geride sadece acı.

   Neyden korktuğunu anlamak için çok çabaladım, neyden kaçtığını...neden kaçtığını. Ama öyle yüksek duvarlar çekmişti ki çevresine, onları aşmaya gücüm yetmiyordu. Hayatım boyunca yanımda olmasını istediğim insan, bana hiç bir geçiş yolu tanımıyordu.

   Ve bu canımı öyle çok yakıyordu ki, vücudumdan yükselen kızgın alevlerin kokusunu alabiliyordum.

   Garipti, öyle değil mi? Hayaller, umutlar ve geleceğe yönelik planlarla geçen ayların sonrasındai, tek bir gece içinde kendimi yine kanlarla kaplı bulmuştum. Bu kadar basitti işte, birisini kazanmak yada kaybetmek. Boşluğa dalmış bir çift kırmızı göz, yaşlarla kaplı... ileri uzattığım eli tutmak için hiçbir çaba harcamayan parmaklar, konuşma yeteneğini kaybetmiş bir dil...artık hiçbir şey hissettirmeyen o öpücük.

   Hayatımın büyük bir kısmını O'nu arayarak geçirmiş ve bu uğurda geriye kalan her şeyden vazgeçmiştim. Ve şimdi O'nu bulmuştum, bu sefer sahip olduğum her şeyi ona vermeye hazır bir şekilde...ve O'nu aynı şekilde kaybetmiştim.

   Sabaha kadar bildiğim bütün tanrılara yalvardım. Bir şans tanımaları için, o duvarlarda bir gedik açmaları içim. Oysa kendi yarattığım, beni ne zaman Büyük Karanlık'ın yıkımları arasına girmeye yaklaşsam tutup gökyüzüne yükselten o tanrılar, şimdi bana sırt çevirmişti.

   Yalvardım...ve onlar dinlemedi.

   Ve ben tanrılara savaş açtım.

   Kendi korkularıyla yüzleşip elini taşın altına koymaya cesaret edebileceği güne kadar, O'na ulaşmanın bir yolu yoktu. Ama bu uğurda yapabileceğim bir şey vardı. Yapabileceğimi bildiğim yegane şeyi yaptım, zırhlarımı kuşandım. Onunla arama giren bütün   tanrıları yolumdan çekecektim, kötü olanları, iyi olanları ve sessiz kalanları. Onlardan geriye bir şey kalmadığında, bu sefer O'nun iblisleri ile karşılaşmam gerekecekti.

   Ve ben bunu yapmaya kararlıydım.

   Tek korkum, bütün o basamakları tırmanıp sona ulaştığımda ne kendimden, ne de O'ndan geriye bir şey bulamamaktı.

   Uzun zaman önce bu topraklarda yaşamış bir başka insanın da dile getirdiği üzere, canavarlarla şavaşanlar, sonunda birer canavar olmamaya dikkat etmeliydi.


Verdiğin sözü hatırla.
https://www.youtube.com/watch?v=zDtOSJo_L5k