8 Aralık 2018 Cumartesi

Balkonumdan izlediğimiz yağmurlar...balkonumdan izlediğim gidişin.

Üç yıl olmuş. Paslanmışım, daha başından belli. Yine de yazmak değil mi nihayetinde son seçenek, yazmak ve ne kaldıysa geride bırakmak. Hadi bakalım, biraz şarkı, biraz türkü, biraz gözyaşı bir de anılar. Hoşçakal dünyam.

 Haftalardır, belki de farkında olmadan aylardır içimde tuttuğum bütün duygular doldukları yerden dışarı taştı bugün. Sonunda kaçınılmaz gerçekleşmiş oldu. İlk kez mi, bilmem. Ama yüzünü bir kez daha gördüğüm o ana dek, son kez.

 Sebebi küçük bir not, mavi bir kâğıda karalanmış mor kelimeler. Bir kalp.

Hazırlıksızdım, böyle olacağını düşünmemiştim. Düşünmeyi uzun zaman önce bırakmıştım, değil mi? Ve uzun zaman sonra yeniden kalkmaya karar verdim, uzun zaman sonra ilk kez dışarı çıktım, hızla boşalan bardaklar...İnsanlarla konuştum, onları dinliyormuş gibi davrandım. Ah, bu şarkıların gözü kör olsun. Daha iyi olur sandım. Daha da kötü oldu. Odaya döndüğümde sana ait bir şeye dokunma isteği bütün benliğimi kapladı. İstek, ihtiyaç, bağımlılık, ardeur...Bütün defterlerin içi karıştırıldı, dolaplar, yatağın altı, gözlük kaplarının içi. Ve sonunda aslında hiç yanımdan ayırmadığımı anladım, oradaydı, cüzdanımın bir köşesinde mavi bir çizgi.

 "Günaydın bebek, öpüyorum seni."

 Üzerinde iki damla kahve lekesi.

 Ne zamana aitti? İlk sabahımız? İkincisi?

 Uzun uzun bu kâğıda baktım bugün. Baktıkça hatırladım, hatırladıkça kabullendim, senden bana kalan tek şey, her şeyin daha en başındayken karaladığın küçük bir not. Ne bir fotoğraf, ne bir saç teli. Sadece bu.

 Ayrılık...

 Bir an için neden o kâğıtta sevgilim yazmadığını düşündüm. Neden sonra birbirimize hiç sevgilim dememiş olduğumuzu fark ettim. Daha en başından biliyorduk, kendimize öyle öğrettik, kendimizi öyle kandırdık; ben giden çocuk olacaktım, sen geride kalan.

 Mutluyduk...ama gerçek odanın bir köşesinde durup hep bizi izledi, bu ilişki sonbahar geldiğinde bitecekti. Bilemezdik değil mi? Onu bitiren durumlar değil, bizzat biz olacaktık.

 Gecelerim hep aynı, şimdi yatağın köşesinde kıvrılıp uyuyacağım, yanı başımda saatlerce ve sessizce uzanacaksın, bir kulaklık, çiğnenmiş parmak uçları, bir kaç büyük su şişesi. Benim başımda Salvador, senin omzunda Vincent.

 Sabahlarım hep aynı, şimdi kalktım, kahve yapıyorum, masaya geçeceğim, oradan uykulu, güzel yüzüne bakacağım, ayakların nedensizce kıpırdıyor olacak, yanında yastığımı ele geçirmiş iki kedi...terk ettiğim bir başka sevgi.

 Şimdi yemek yapıyorum, arkamdan bana sarılan kollar sana ait. Kurumuş dudaklar. Neden hep kaçtım? Neden sana ait olmayı kabullenmedim? Neden kendimi öylece bırakmadım? Hatalar hep sonradan.

 Şimdi yağmur yağıyor dışarıda. Koltukta uzanan sen. Balkonumdan izlediğimiz yağmurlar...balkonumdan izlediğim gidişin. Kendine iyi bak demek için açılan dudaklar, onun yerini dolduran hıçkırıklar.

 Giden ben olacaktım, değil mi? Nedense sonunda geride bırakılan hep ben oldum. Önemli değildi, her zaman geri döneceğini biliyordum. Bir kaç ay daha dur. Bir kaç hafta daha. Bir kaç gün daha. Bir gün daha kal. Bir gün daha. Bir gün daha.

 Ve yatakta dönüyorum. Sen yoksun. Kediler yok. Perdeler farklı, oda farklı, şehir farklı, ülke farklı. Sen yoksun. Aylarca yanı başımda nefesini hissettiğim o insan, geçmişte bir noktada öylece kaldı, hiç bir şey gibi, o da geri dönmüyor. Türkü olmuşsun.

 Nihayetinde soru hep aynı, nasıl unutabildin? Nasıl yoluna devam edebildin, nasıl eğlendin, nasıl gülebildin?

 Nasıl bizi unutabildin?

 Ayrılık.

 Nihayetinde cevap hep aynı. Bir başka bedende aradığımız o mutluluk, devam edebileceğimize dair umudumuz...Yalan. Tıpkı kendimizi günün birinde gerçekten biteceğine inandırışlarımız gibi.

 Unutamadığımız gerçeğiyle yüzleştiğimiz o an gelip çattığında nerede olacağız? Kaç yıl geçmiş olacak? Kimler gelip geçmiş olacak? Neler unutulup gitmiş olacak? Hislerimizden geriye ne kalacak?

 Cevap hep aynı. Son bir sigara daha.

 Ve mavi bir kağıt.

 Kendine iyi bak sevgilim.

 https://www.youtube.com/watch?v=3caiEhHvSzc






17 Ocak 2016 Pazar

122 gün...ve mutlu yıllar güzel çocuk.

Yüz yirmi iki gün
Yetmiş üç paket sigara
Biraz votka, biraz bira
Bolca şarap.
Beyaz dumanın altında saklı kırmızı gözlerim
Daha fazla düşünmemek için art arda sarılmış esrar kağıtları
Diplerine kadar tüketilmiş, bir köşeye atılmış.
Başı kopmuş bir Pan biblosu
"Great Pan is Dead."
Bütün tanrılara savaş açmıştım, öyle değil mi?
Hepsini benliğimden çekip atarken, neden kazanamıyorum öyleyse
Neden o basamaklar bir türlü sana çıkmıyor?
Yüz yirmi iki gün
Tozlanmaya bırakılmış bir levha
Üzerinde Don Kişot'un minimalist hatları
Bir kolaj, iki benlik; siyah ve beyaz
Iki rengi ayıran güzel bir yüzün ince çizgisi
Küçük bir burun, daha küçük bir ağız
Karanlık gözler...
Yüz yirmi iki gün
Sarı sayfalara karalanmış sekiz yüz mısra
Sayısız paragraf
Yüz yirmi iki gün
Sekiz randevu, unutmak için girişilen bir çabanın ürünü tek bir ilişki
Sekiz önemsiz beden
Sekiz ayrılık
Yüz yirmi iki gün...Kırgın. Kayıp.
Düşmek için bekleyen ama buna cesaret edemeyen sonsuz gözyaşı
Ve geriye kalan altı yıl
Bir de hayaller...Dağ, Orman ve Ay.

Şimdi o karanlığı öldürmenin vakti geldi, güzel çocuk.
Yada onu kaçınılmaz bir şekilde kabullenmenin
Onu kullanmanın...

Seçimlerin gece ile gündüz arasında bir yerlerde, kolayca değişebileceği bir dünyada yaşıyoruz ne de olsa
Bunu bana sen öğrettin,  değil mi?

Iyi ki doğdun güzel çocuk
Mutlu yıllar.


18 Eylül 2015 Cuma

Ve ben, yeryüzündeki bütün tanrılara savaş açtım.

   Önce bakışlarındaki değişimi görmüştüm. O parlak gözlerin etrafını karanlık bir hale kaplamıştı, daha önce hiç görmediğim bir karanlık...derin, güçlü ve önüne çıkan her şeyi yutmaya hazır, sahip olduğu bedeni de öyle. O karanlığın içinde ruhuma dokunan bir şeyler gizliydi, içimdeki sahiplenilme duygusunu tatmin eden ama çok daha önemlisi, bir zamanlar yok etmek adına çabaladığım ve sonunda başaramayıp, uzun bir koridorun sonunda, kırmızı bir kutunun içine kapatıp üzerine zincir vurduğum, Büyük Karanlık günlerinden arta kalan o pis, mide bulandırıcı, aç ve beklemeyi sürdüren kötülüğe uzanan bir şeyler. O gözlerin ardında saklı olan her ne ise, benliğimin derinliklerine gömdüğüm o kötülüğün kilidini açmaya çalışıyordu.

   Ardından yüz kaslarındaki değişimi gördüm, izlemeyi delicesine sevdiğim o küçük dudakların aralanmasını ve şevk, arzu ve can yakma isteğinin uyandırdığı ince, çarpık bir gülümseme halini almasını. Gözlerinin çevresindeki kasların gerilişini, alnındaki çizgilerin ortaya çıkışını ve elmacık kemiklerinin olması gerekenden daha sivri ve sert bir hale gelişini.

   İstekle büyümüş gözlerim bir an için bütün bu dönüşümü görmüş ve sanki saatler boyunca içinde çırpındığı bir karabasanın etkisindeymiş gibi korkuyla hareketsiz kalmıştı. Çarpık gülümsemesini sürdüren o dudaklar benimkilerin üzerine kapandığında, artık kendimi teslim etmiş olduğumu anladım, ona aittim, kaçamazdım, çünkü bu hoşuma gidiyordu.

   Şeytanı görmüş...ve ona aşık olmuştum.

   Emin misin diye sorduğunda vereceğim cevabı çok uzun zamandır biliyordum, belki onu gördüğüm ilk andan beri... İnsanları ilk kusurlarında hayatından çıkarmayı huy edinmiş biri olarak, ne olursa olsun ona ait olacağımı ve onu sorgusuzca kabulleneceğimi henüz en başından beri biliyordum. Çünkü hayatımda ilk kez bir bedeni değil, bir kişiliği sevmiştim. Bu kişilik dikenli teller ve keskin bıçaklarla sarılıydı. Ama bunların hiçbiri birer kusur değildi, aksine, o kişiliğin bir parçasıydı.

   Ve ben, o kişiliğin bir başka parçası olmaya hazırdım.

   Bir kez daha dokunabilmek için her şeyden vazgeçmeye hazır olduğum elleri boynuma kapanıp, parmakları boğazımın etrafında gerilmeye başladığında aradığımı bulduğumu biliyordum.

   Bilmediğim şey, bütün bunların bir yalandan ibaret olduğu, ve söylediği bütün o güzel sözlerin ertesi gün, içindeki karanlık geri çekildiğinde inkar edilerek birer ok misali kalbime saplanacağıydı.

   Duyguların birer vücut haline geldiği o anı hatırlıyorum. İlk kez kendimden geçtiğim günden bu yana yıllardır içimde taşıdığı Ardeur, vücudumun içinden uzanmış ve ikimizin bedenini ele geçirmişti. Bu bir savaştı, içte kalmış iki gücün savaşı. Belki de bu bir antlaşmaydı, kaybolmuş iki tehlikeli ruhun birbirini bulması. Yanağıma inen her tokat darbesinde daha fazla acı çekiyordum. Ve Ardeur, acı ile beslenmeyi sürdürüyordu.

   Kendi koyduğu kuralların dışına çıkmaması için bütün hayatımı uğruna savaşarak geçirdiğim o narin kişiliğim içimde can çekişiyor ve çığlıklar atıyordu. Durmamı söylüyordu, bunun güzel bir gece olması gerektiğin, bu şekilde devam edersem sahip olmayı arzuladığım her şeyi, O'nu kaybedeceğimi ve bir daha elde edemeyeceğimi haykırıyordu.

   Haklıydı. Elbette...Onu dinlemeliydim.

   Oysa duraksamadım bile. Pandora'nın kutusunu açtım, tadına baktım ve tohumlarını içime serptim.

   Bitmişti. Ardeur tatmin olmuştu. Ve gözlerinde gördüğüm o karanlık geldiği hızla geri kaçmıştı.

   Geride sadece acı.

   Neyden korktuğunu anlamak için çok çabaladım, neyden kaçtığını...neden kaçtığını. Ama öyle yüksek duvarlar çekmişti ki çevresine, onları aşmaya gücüm yetmiyordu. Hayatım boyunca yanımda olmasını istediğim insan, bana hiç bir geçiş yolu tanımıyordu.

   Ve bu canımı öyle çok yakıyordu ki, vücudumdan yükselen kızgın alevlerin kokusunu alabiliyordum.

   Garipti, öyle değil mi? Hayaller, umutlar ve geleceğe yönelik planlarla geçen ayların sonrasındai, tek bir gece içinde kendimi yine kanlarla kaplı bulmuştum. Bu kadar basitti işte, birisini kazanmak yada kaybetmek. Boşluğa dalmış bir çift kırmızı göz, yaşlarla kaplı... ileri uzattığım eli tutmak için hiçbir çaba harcamayan parmaklar, konuşma yeteneğini kaybetmiş bir dil...artık hiçbir şey hissettirmeyen o öpücük.

   Hayatımın büyük bir kısmını O'nu arayarak geçirmiş ve bu uğurda geriye kalan her şeyden vazgeçmiştim. Ve şimdi O'nu bulmuştum, bu sefer sahip olduğum her şeyi ona vermeye hazır bir şekilde...ve O'nu aynı şekilde kaybetmiştim.

   Sabaha kadar bildiğim bütün tanrılara yalvardım. Bir şans tanımaları için, o duvarlarda bir gedik açmaları içim. Oysa kendi yarattığım, beni ne zaman Büyük Karanlık'ın yıkımları arasına girmeye yaklaşsam tutup gökyüzüne yükselten o tanrılar, şimdi bana sırt çevirmişti.

   Yalvardım...ve onlar dinlemedi.

   Ve ben tanrılara savaş açtım.

   Kendi korkularıyla yüzleşip elini taşın altına koymaya cesaret edebileceği güne kadar, O'na ulaşmanın bir yolu yoktu. Ama bu uğurda yapabileceğim bir şey vardı. Yapabileceğimi bildiğim yegane şeyi yaptım, zırhlarımı kuşandım. Onunla arama giren bütün   tanrıları yolumdan çekecektim, kötü olanları, iyi olanları ve sessiz kalanları. Onlardan geriye bir şey kalmadığında, bu sefer O'nun iblisleri ile karşılaşmam gerekecekti.

   Ve ben bunu yapmaya kararlıydım.

   Tek korkum, bütün o basamakları tırmanıp sona ulaştığımda ne kendimden, ne de O'ndan geriye bir şey bulamamaktı.

   Uzun zaman önce bu topraklarda yaşamış bir başka insanın da dile getirdiği üzere, canavarlarla şavaşanlar, sonunda birer canavar olmamaya dikkat etmeliydi.


Verdiğin sözü hatırla.
https://www.youtube.com/watch?v=zDtOSJo_L5k

12 Ağustos 2014 Salı

Olmak için doğduğum insanı, kendi ellerimle gömdüm.

    Hayallerimi en sona birakmak için her zaman bilinçsiz bir çaba harcadım.
    Daha az önemli olduğunu düşünerek elden çıkarmak istediğim her uğraş, beni daha önemli olanlarına ulaşmaktan men etti. Bu bazen okunması gereken bir kitaptı, bazen izlenmesi gereken bir film, yatağına girmem gereken bir insan ya da katılmam gereken bir parti. Ama bunların asla sonu gelmiyordu. Hayallerim, bir gün batımında denizin üzerinde ışıldayan bir akşam güneşi gibiydi. Uzak, ama her daim orada. Ertesi gün dönüp baktığımda göreceğim yerde, suların üzerinde.
   Geriye dönüp baktığımda ilk yazdığım romanların ve hikayelerin neden kalbime böyle bir sancı sapladığını artık anlayabiliyordum. Sebebi basitti, yazılarım iyi değildi. Hayalgücümü de Sade'den, yazım tekniğimi Fransız edebiyatından, alaycılığımı, betimleyiciliğimi ve görkemli abartılarımı ise ortaçağ gotik mimarisinden ve Louis Royo çizimlerinden alıyordum. Her zaman en iyisi olduğumu düşünmüştüm. Oysa değildim. Çok fazla okumuştum; çok az biliyordum. O güvenilir, parlak yüzeyin altında, annemin sık sık dediği gibi, ben bir papağandım. Bir taklitten öteye geçemiyordum. Sefil, zavallı sözcüklerim birer türevdi. Gerçeği görmem için uzun bir zaman geçmesi gerekti. Öyle bir arınmaydı ki bu, sonunda ne yapmam gerektiğini biliyordum. Eğer adımı unutulmazlar listesine yazdıracaksam, bunu sahip olduğum her şeyi harmanlayarak başaracaktım. Bütün tatları, bütün deneyimleri, zihnimin karanlık köşelerinde süzülen her çarpık görüntüyü ve bedenimin hazmettiği her acıyı...
     Meslek kelimesinin anlamını öğrendiğim andan itibaren istediğim yegane bölümü kazandığımda, dargın, küskün ve incinmiş hayalim bir tokat misali suratıma çarptı. Daha fazla görmezden gelemeyeceğimi biliyordum. Yıllardır içinde bulunduğum maraton kısa süreliğine sona ermişti ve adına üniversite denen bir başka kanlı rekabet başlamadan önce kısa bir zamanım olduğunun farkındaydım. Çok geçmeden taşınacağım ve bir daha asla geri dönmeyeceğim o evin balkonunda, çocukluğumun geçtiği sokaklara bakarken ve yaz yağmurunun gerisinde çakan şimşekleri izlerken bu sefer doğanın, evrenin, evrende yaşamış ve yaşayacak olan, benim varlıklarına hiç bir zaman inanmadığım ama inanıyor taklidi yapmanın beni karanlıktan koruyacağını bildiğim bütün o ruhların artık bana bir şeyler göstermeye çalıştığını biliyordum. Göstermeye çalıştıkları şey, zamandı. Vakit gelmişti.
    O gün bilgisayarın karşısına oturdum ve ilk cümleyi yazdım.
    "Ayaklarının altındaki toprak, sonsuz bir yeşillikle ufka doğru uzanıyordu."
    Devamı çok hızlı geldi. O kadar hızlıydı ki başım dönüyor, midem bulanıyor ve nefes almakta zorluk çekiyordum. Yazdım. Durmaksızın yazdım, düşünmeksizin yazdım. Ellerimi hayalgücü her zaman fazla gelişmiş zihnimin kontrolüne bırakmıştım.
    Ben artık, kendime dediğim, kendime sıkça yinelediğim gibi, bir yazardım. Nihayet. Bu kitap ilk denemem değildi, kendimi bildim bileli yazıyordum. Okuduğumu hatırladığım ilk roman, Jack London'ın Beyaz Diş'iydi. Oysa ben bundan çok daha önce, kahverengi deniz kabuklarıyla  süslü kehribar rengi bir deftere yazmaya başlamıştım. Hayatımın renkleri gibi, o defterin de renkleri  değişmişti. Artık kabındaki kabuklar görünmüyordu, kehribar yerini siyaha, deri kaplaması yerini yıpranmış ve döküntü bir yüzeye bırakmıştı. Sayfalarının arasında kanlar damlıyordu. Ve ben bunu seviyordum. Yazmak benim için yüce bir çağrı, bir görev, ne kadar değersiz olsam da bana bahşedilmiş bir ihsandı. Bir yetenekti. Hayatım boyunca sayısız yeteneğe ev sahipliği yapmıştım. Konservatuvara birincilikle girmiş, sayısız enstrümanı sırtımda taşımış, henüz çok küçük bir yaşta resim birinciliğine sahip olmuş, insanların ağzı açık dinlediği bir hikaye anlatıcısına bürünmüştüm. Ama bunların hepsi, köprünün altından akan sular misali yok olup gitmiş, başka sularla karışmış, sıradanlaşmış ve dağılmıştı. Geriye tek bir yeteneğim kalmıştı. Yazmak. Ben de ona sıkı sıkıya tutunmuştum. Oysa yazar olma düşüncesi, çok daha sonra, gerçek potansiyelimi fark edişimin ardından ortaya çıkacaktı.
     Üniversite bu düşüncemi silmeyi başaramadı. Aksine, binbir çeşit insan görüyor, binbir çeşit konuya el atıyor, hepsini içime akıtıyor ve daha sonra kullanabilmek için deneyimlerim arasında, bir zamanlar betimlediğim gibi o paslı, demir kutuya hapsediyordum. Benim için bir cehennemden farksız olan yurt günlerinde, her gece geç saatlere kadar kütüphanedeki kırmızı koltuğun üzerinde, elimde ince bir deftere yazmayı sürdürdüm. Sayfa sayısı takip edemeyeceğim kadar hızlı bir şekilde artıyordu. 50...100...200...500...800...1000. Bin kelimesini dışımdan okuduğumda, durma vaktinin geldiğini anladım. Varlığına tutunduğum meleğin yolculuğunu, daha sonra yayınlamaya karar verdiğim diğer iki kitabımda anlatacaktım.
     Şimdilik, bu kadar yeterdi.
     O ilk cümleyi yazışımın üzerinden dört yıl geçti. Ve işte, bütün o sayfalar yazıcıdan çıkartılmış ve bir yayınevine teslim edilmeyi bekleyerek masamın üzerinde duruyor. Telefon rehberimde aranmayı bekleyen sayısız numara var. Benimse aramaya mecalim yok.
     Bu reddedilirsem korkusu değil. Aksine, kabul edilme korkusu. Ya sonrasında ne olacak? Ne yapacağım? Şöhret rüzgara savrulmuş bir fısıltı gibi. Sahip olmak istiyorsan, sürekli peşinde koşmak zorundasın. Ama ben buna mecalim kaldığından emin değilim. Hayatın siyah ve beyazdan oluşmadığı gerçeğini acı yollardan öğrendim. Şimdiyse hayatım gri bir buluttan ibaret. Neyin benim için 'daha az önemli' olduğuna karar veremiyorum. Bilim, sanat, edebiyat, müzik, aşk ve saf bir şehvet arasında gidip geliyorum.
    İnsanlar kendime bir yol çizmemin zamanı geldiğini söylüyor.
    Bense o yolu çizmekten delicesine korkuyorum.
   

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Kader kurbanı olabilirdim. Ya da ıslak hazinesinin peşinde koşan bir maceraperest. Seçme şansım vardı. İkisini birden seçtim.

        Her şeyi hatırlıyorum, o kararı verdiğim an hariç. Tuhaftır, hiç suçluluk duymuyorum. Eskiden, para için yatan kadınları, hayatın başka seçenek bırakmadığı insanlar olarak görürdüm. Şimdi, bunun doğru olmadığını fark ediyorum. Evet ya da hayır diyebilirdim, beni herhangi birini kabul etmeye zorlayan yoktu.
        Ve ben Evet'i seçtim. Fazladan bir bardak şarap eşliğinde.
         Sokaklarda yürüyor, gelip geçenlere bakıyorum; onlar kendi hayatlarını seçebildiler mi acaba? Yoksa, tıpkı benim gibi, kader tarafından 'seçildiler' mi; manken olmayı hayal eden ev kadınları, müzisyen olmak isteyen banka memurları, edebiyat düşkünü doktorlar, televizyonda boy göstermek için ölü biterken bir süpermarkette kasiyerlik işi bulan genç kızlar?
         Kendime zerre kadar acıdığım yok. Lokantadan boş bir cüzdanla, ama onurumu korumuş olarak çıkabilirdim, demek ki kurban değilim ben. O adama bir ahlak dersi verebilir ya da karşısında oturanın, sayın alınmaktansa kalbi kazanılmaya layık bir erkek olduğunu göstermeye çalışabilirdim. Yapabileceğim çok şey vardı, ama çoğu insan gibi ben de izlenecek yolu kaderin çizmesine izin verdim. Ona hiç bir zaman inanmamış olsam da...
         Başkalarına bakıldığında, adaletsiz, sıra dışı bir kader sayılabilir benimki elbette. Ama mutluluk arayışında hepimiz eşitiz, memur, müzisyen, doktor, yazar, kasiyer, oyuncu, en kadını ve manken...Aramızda mutlu olan yok.

Siyaha çalan kısa bir not

           Karşımıza biri çıktığında ve ona aşık olduğumuzda, bütün evrenin el birliği ile buna zemin hazırladığını hissederiz; bugün, güneş batarken bana olan buydu. Ama yolunda gitmeyen bir şey olduğunda, her şey yıkılır ve yok olur! Balıkçıllar, uzaktan gelen müzik, dudaklarının tadı. Daha birkaç dakika öncesine kadar var olan güzellik, nasıl bu kadar çabuk silinebilir?
           Hayat dolu dizgin ilerliyor. Bizi cennetten cehenneme taşıyor ve bu, birkaç saniyenin içinde olup bitiyor. 

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Tarihin belleğinden daha derin ve acılı bir belleğin derledikleri

         Il était une fois...Bu şekilde başlar, hiçbir zaman yaşanmamış bütün hikayeler. Mitoloji söylenceleri, masallar, efsaneler.
         Il belgisiz kişi zamiri, yine  belgisiz bir fiil olan ve bitmemişlikle asılı kalmış bir geçmiş zaman kipinde çekilmiş olan était'yi tamlayan. Anlatılan hikaye, çok eski
zamanlarda, uzaklarda bir yerlerde, bataklıklardaki bitkiler ya da humuslu toprak içindeki bedenler gibi çürüyüp yok olmuş. Oradan, karanlığın içinde yalazlanarak toprağı yalayıp koşturan hafif alevler çıkmakta. Mitolojik söylencelerin ve masalların sözleri de, işte bu çekilde koşturur.
          Une fois, geçmişte yaşanmış ve sona ermiş, ancak tarihi kesin belli olmayan bir olaya gönderme yapan belgisiz sıfat.
          Il était une fois...Bir varmış bir yokmuş...O halde, söz konusu olan nedir? İlk ve son olarak, her şey için iyi (ya da berbat) tek bir defa mı, yoksa hiçbir şey için, ne zaman olduğu belirsiz bir defa mı? Zamansal değeri kapalı kalıyor.
           Il était une fois...Bir arka avluya ya da gizli bir koridora açılan küçük, görünmez bir kapı misali bir öykünün kapağını kaldıran kalıplaşmış söz, tekerleme. Ama Tarih bünyesine, yalnızca, kesin, kanıtlanmış, gündüz gözüyle görülmüş olayları gerçek olarak kabul edip alıyor, bu hikayeleri tanımıyor diye, onlara nasıl hiç yaşanmamıştır diyebiliriz? Gerçekliğin gecesinde ne yaşandığı hakkında ne biliyoruz ki? Düşsellik, gerçekliğin gece sevgilisidir.
            Tarihin bünyesi bir vücuttur- eti,dil, dokunaklı sözler ve yazılı sözcükler olduğundan ve tüm bedenler gibi somut olduğundan bir gölgesi vardır. Il était une fois...işte bu taşınan gölgedir, daha akıcı, devingen sözcükler ve sözlerle yapılan bir dublajdır.
            Il était une fois...Tarihin belleğinden daha derin ve acılı olan bir belleğin derledikleri; gerçeğin tohumu, sabahına bu ekimi, onun yalnızca gözle görünür, elle tutulur izlerini anımsayarak unutan.

Gerçekliğin gecesi: http://www.youtube.com/watch?v=w_TtUBxj5pE&feature=kp