12 Ağustos 2014 Salı

Olmak için doğduğum insanı, kendi ellerimle gömdüm.

    Hayallerimi en sona birakmak için her zaman bilinçsiz bir çaba harcadım.
    Daha az önemli olduğunu düşünerek elden çıkarmak istediğim her uğraş, beni daha önemli olanlarına ulaşmaktan men etti. Bu bazen okunması gereken bir kitaptı, bazen izlenmesi gereken bir film, yatağına girmem gereken bir insan ya da katılmam gereken bir parti. Ama bunların asla sonu gelmiyordu. Hayallerim, bir gün batımında denizin üzerinde ışıldayan bir akşam güneşi gibiydi. Uzak, ama her daim orada. Ertesi gün dönüp baktığımda göreceğim yerde, suların üzerinde.
   Geriye dönüp baktığımda ilk yazdığım romanların ve hikayelerin neden kalbime böyle bir sancı sapladığını artık anlayabiliyordum. Sebebi basitti, yazılarım iyi değildi. Hayalgücümü de Sade'den, yazım tekniğimi Fransız edebiyatından, alaycılığımı, betimleyiciliğimi ve görkemli abartılarımı ise ortaçağ gotik mimarisinden ve Louis Royo çizimlerinden alıyordum. Her zaman en iyisi olduğumu düşünmüştüm. Oysa değildim. Çok fazla okumuştum; çok az biliyordum. O güvenilir, parlak yüzeyin altında, annemin sık sık dediği gibi, ben bir papağandım. Bir taklitten öteye geçemiyordum. Sefil, zavallı sözcüklerim birer türevdi. Gerçeği görmem için uzun bir zaman geçmesi gerekti. Öyle bir arınmaydı ki bu, sonunda ne yapmam gerektiğini biliyordum. Eğer adımı unutulmazlar listesine yazdıracaksam, bunu sahip olduğum her şeyi harmanlayarak başaracaktım. Bütün tatları, bütün deneyimleri, zihnimin karanlık köşelerinde süzülen her çarpık görüntüyü ve bedenimin hazmettiği her acıyı...
     Meslek kelimesinin anlamını öğrendiğim andan itibaren istediğim yegane bölümü kazandığımda, dargın, küskün ve incinmiş hayalim bir tokat misali suratıma çarptı. Daha fazla görmezden gelemeyeceğimi biliyordum. Yıllardır içinde bulunduğum maraton kısa süreliğine sona ermişti ve adına üniversite denen bir başka kanlı rekabet başlamadan önce kısa bir zamanım olduğunun farkındaydım. Çok geçmeden taşınacağım ve bir daha asla geri dönmeyeceğim o evin balkonunda, çocukluğumun geçtiği sokaklara bakarken ve yaz yağmurunun gerisinde çakan şimşekleri izlerken bu sefer doğanın, evrenin, evrende yaşamış ve yaşayacak olan, benim varlıklarına hiç bir zaman inanmadığım ama inanıyor taklidi yapmanın beni karanlıktan koruyacağını bildiğim bütün o ruhların artık bana bir şeyler göstermeye çalıştığını biliyordum. Göstermeye çalıştıkları şey, zamandı. Vakit gelmişti.
    O gün bilgisayarın karşısına oturdum ve ilk cümleyi yazdım.
    "Ayaklarının altındaki toprak, sonsuz bir yeşillikle ufka doğru uzanıyordu."
    Devamı çok hızlı geldi. O kadar hızlıydı ki başım dönüyor, midem bulanıyor ve nefes almakta zorluk çekiyordum. Yazdım. Durmaksızın yazdım, düşünmeksizin yazdım. Ellerimi hayalgücü her zaman fazla gelişmiş zihnimin kontrolüne bırakmıştım.
    Ben artık, kendime dediğim, kendime sıkça yinelediğim gibi, bir yazardım. Nihayet. Bu kitap ilk denemem değildi, kendimi bildim bileli yazıyordum. Okuduğumu hatırladığım ilk roman, Jack London'ın Beyaz Diş'iydi. Oysa ben bundan çok daha önce, kahverengi deniz kabuklarıyla  süslü kehribar rengi bir deftere yazmaya başlamıştım. Hayatımın renkleri gibi, o defterin de renkleri  değişmişti. Artık kabındaki kabuklar görünmüyordu, kehribar yerini siyaha, deri kaplaması yerini yıpranmış ve döküntü bir yüzeye bırakmıştı. Sayfalarının arasında kanlar damlıyordu. Ve ben bunu seviyordum. Yazmak benim için yüce bir çağrı, bir görev, ne kadar değersiz olsam da bana bahşedilmiş bir ihsandı. Bir yetenekti. Hayatım boyunca sayısız yeteneğe ev sahipliği yapmıştım. Konservatuvara birincilikle girmiş, sayısız enstrümanı sırtımda taşımış, henüz çok küçük bir yaşta resim birinciliğine sahip olmuş, insanların ağzı açık dinlediği bir hikaye anlatıcısına bürünmüştüm. Ama bunların hepsi, köprünün altından akan sular misali yok olup gitmiş, başka sularla karışmış, sıradanlaşmış ve dağılmıştı. Geriye tek bir yeteneğim kalmıştı. Yazmak. Ben de ona sıkı sıkıya tutunmuştum. Oysa yazar olma düşüncesi, çok daha sonra, gerçek potansiyelimi fark edişimin ardından ortaya çıkacaktı.
     Üniversite bu düşüncemi silmeyi başaramadı. Aksine, binbir çeşit insan görüyor, binbir çeşit konuya el atıyor, hepsini içime akıtıyor ve daha sonra kullanabilmek için deneyimlerim arasında, bir zamanlar betimlediğim gibi o paslı, demir kutuya hapsediyordum. Benim için bir cehennemden farksız olan yurt günlerinde, her gece geç saatlere kadar kütüphanedeki kırmızı koltuğun üzerinde, elimde ince bir deftere yazmayı sürdürdüm. Sayfa sayısı takip edemeyeceğim kadar hızlı bir şekilde artıyordu. 50...100...200...500...800...1000. Bin kelimesini dışımdan okuduğumda, durma vaktinin geldiğini anladım. Varlığına tutunduğum meleğin yolculuğunu, daha sonra yayınlamaya karar verdiğim diğer iki kitabımda anlatacaktım.
     Şimdilik, bu kadar yeterdi.
     O ilk cümleyi yazışımın üzerinden dört yıl geçti. Ve işte, bütün o sayfalar yazıcıdan çıkartılmış ve bir yayınevine teslim edilmeyi bekleyerek masamın üzerinde duruyor. Telefon rehberimde aranmayı bekleyen sayısız numara var. Benimse aramaya mecalim yok.
     Bu reddedilirsem korkusu değil. Aksine, kabul edilme korkusu. Ya sonrasında ne olacak? Ne yapacağım? Şöhret rüzgara savrulmuş bir fısıltı gibi. Sahip olmak istiyorsan, sürekli peşinde koşmak zorundasın. Ama ben buna mecalim kaldığından emin değilim. Hayatın siyah ve beyazdan oluşmadığı gerçeğini acı yollardan öğrendim. Şimdiyse hayatım gri bir buluttan ibaret. Neyin benim için 'daha az önemli' olduğuna karar veremiyorum. Bilim, sanat, edebiyat, müzik, aşk ve saf bir şehvet arasında gidip geliyorum.
    İnsanlar kendime bir yol çizmemin zamanı geldiğini söylüyor.
    Bense o yolu çizmekten delicesine korkuyorum.
   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder