8 Aralık 2018 Cumartesi

Balkonumdan izlediğimiz yağmurlar...balkonumdan izlediğim gidişin.

Üç yıl olmuş. Paslanmışım, daha başından belli. Yine de yazmak değil mi nihayetinde son seçenek, yazmak ve ne kaldıysa geride bırakmak. Hadi bakalım, biraz şarkı, biraz türkü, biraz gözyaşı bir de anılar. Hoşçakal dünyam.

 Haftalardır, belki de farkında olmadan aylardır içimde tuttuğum bütün duygular doldukları yerden dışarı taştı bugün. Sonunda kaçınılmaz gerçekleşmiş oldu. İlk kez mi, bilmem. Ama yüzünü bir kez daha gördüğüm o ana dek, son kez.

 Sebebi küçük bir not, mavi bir kâğıda karalanmış mor kelimeler. Bir kalp.

Hazırlıksızdım, böyle olacağını düşünmemiştim. Düşünmeyi uzun zaman önce bırakmıştım, değil mi? Ve uzun zaman sonra yeniden kalkmaya karar verdim, uzun zaman sonra ilk kez dışarı çıktım, hızla boşalan bardaklar...İnsanlarla konuştum, onları dinliyormuş gibi davrandım. Ah, bu şarkıların gözü kör olsun. Daha iyi olur sandım. Daha da kötü oldu. Odaya döndüğümde sana ait bir şeye dokunma isteği bütün benliğimi kapladı. İstek, ihtiyaç, bağımlılık, ardeur...Bütün defterlerin içi karıştırıldı, dolaplar, yatağın altı, gözlük kaplarının içi. Ve sonunda aslında hiç yanımdan ayırmadığımı anladım, oradaydı, cüzdanımın bir köşesinde mavi bir çizgi.

 "Günaydın bebek, öpüyorum seni."

 Üzerinde iki damla kahve lekesi.

 Ne zamana aitti? İlk sabahımız? İkincisi?

 Uzun uzun bu kâğıda baktım bugün. Baktıkça hatırladım, hatırladıkça kabullendim, senden bana kalan tek şey, her şeyin daha en başındayken karaladığın küçük bir not. Ne bir fotoğraf, ne bir saç teli. Sadece bu.

 Ayrılık...

 Bir an için neden o kâğıtta sevgilim yazmadığını düşündüm. Neden sonra birbirimize hiç sevgilim dememiş olduğumuzu fark ettim. Daha en başından biliyorduk, kendimize öyle öğrettik, kendimizi öyle kandırdık; ben giden çocuk olacaktım, sen geride kalan.

 Mutluyduk...ama gerçek odanın bir köşesinde durup hep bizi izledi, bu ilişki sonbahar geldiğinde bitecekti. Bilemezdik değil mi? Onu bitiren durumlar değil, bizzat biz olacaktık.

 Gecelerim hep aynı, şimdi yatağın köşesinde kıvrılıp uyuyacağım, yanı başımda saatlerce ve sessizce uzanacaksın, bir kulaklık, çiğnenmiş parmak uçları, bir kaç büyük su şişesi. Benim başımda Salvador, senin omzunda Vincent.

 Sabahlarım hep aynı, şimdi kalktım, kahve yapıyorum, masaya geçeceğim, oradan uykulu, güzel yüzüne bakacağım, ayakların nedensizce kıpırdıyor olacak, yanında yastığımı ele geçirmiş iki kedi...terk ettiğim bir başka sevgi.

 Şimdi yemek yapıyorum, arkamdan bana sarılan kollar sana ait. Kurumuş dudaklar. Neden hep kaçtım? Neden sana ait olmayı kabullenmedim? Neden kendimi öylece bırakmadım? Hatalar hep sonradan.

 Şimdi yağmur yağıyor dışarıda. Koltukta uzanan sen. Balkonumdan izlediğimiz yağmurlar...balkonumdan izlediğim gidişin. Kendine iyi bak demek için açılan dudaklar, onun yerini dolduran hıçkırıklar.

 Giden ben olacaktım, değil mi? Nedense sonunda geride bırakılan hep ben oldum. Önemli değildi, her zaman geri döneceğini biliyordum. Bir kaç ay daha dur. Bir kaç hafta daha. Bir kaç gün daha. Bir gün daha kal. Bir gün daha. Bir gün daha.

 Ve yatakta dönüyorum. Sen yoksun. Kediler yok. Perdeler farklı, oda farklı, şehir farklı, ülke farklı. Sen yoksun. Aylarca yanı başımda nefesini hissettiğim o insan, geçmişte bir noktada öylece kaldı, hiç bir şey gibi, o da geri dönmüyor. Türkü olmuşsun.

 Nihayetinde soru hep aynı, nasıl unutabildin? Nasıl yoluna devam edebildin, nasıl eğlendin, nasıl gülebildin?

 Nasıl bizi unutabildin?

 Ayrılık.

 Nihayetinde cevap hep aynı. Bir başka bedende aradığımız o mutluluk, devam edebileceğimize dair umudumuz...Yalan. Tıpkı kendimizi günün birinde gerçekten biteceğine inandırışlarımız gibi.

 Unutamadığımız gerçeğiyle yüzleştiğimiz o an gelip çattığında nerede olacağız? Kaç yıl geçmiş olacak? Kimler gelip geçmiş olacak? Neler unutulup gitmiş olacak? Hislerimizden geriye ne kalacak?

 Cevap hep aynı. Son bir sigara daha.

 Ve mavi bir kağıt.

 Kendine iyi bak sevgilim.

 https://www.youtube.com/watch?v=3caiEhHvSzc






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder